osmanlı's profileOSMANLI(Âsım'ın nesli)PhotosBlogListsMore ![]() | Help |
OSMANLI(Âsım'ın nesli)MÜSLÜMAN ARIDIR , SADEDİR, BERRAKTIR. MÜSLÜMAN GÜNÜN TÜM YORGUNLUĞUNU BİR AKŞAM NAMAZINDA ÜSTÜNDEN ATAR. GECEYİ BİLİR , DUASIYLA AYDINLATIR GECEYİ! NİHAT GENÇ |
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
November 09 YAŞAM DEDİKLERİ BİR SINAVSA EĞER, ASLA VAZGEÇMEMELİ SEVMEKTEN VE ÖĞRENMEKTEN...(Yarensu'ya sonsuz teşekkürlerimle.)İlla büyük acılar çekmemeli, küçük mutlulukları fark etmek için! Başkasının yerine koyabilmeli kendini; Ağlayan birine "gül", inleyen birine "sus" dememeli! Ağlayana omuz, inleyene çare olabilmeli! Su adaletsiz, merhametsiz dünyaya ayak uydurmamalı; sevgisiz, soysuz kalarak! Dikeni yüzünden hesap sormak yerine gülden, Derin bir soluk alıp, hapsetmeli kokusunu içine... Güneşin doğuşunu seyretmeli arada bir, seher yeli okşamalı saçlarını... Karda, yağmurda; sevincine, coşkusuna; fırtınada boranda; Öfkesine, isyanına ortak olabilmeli doğanın! Bir çocuğun ilk adımlarında umudu; bir gencin düşlerinde geleceği; Bir yaşlının hatıralarında geçmişi görebilmeli! Çalışmadan başarmayı, sevmeden sevilmeyi, Mutlu etmeden mutlu olmayı beklememeli! Ama küçük, ama büyük; her hayal kırıklığı, her acı; Bir fırsat yaşamdan yeni bir şeyler öğrenebilmek için; kaçırmamalı! Çünkü hiç düşmemişsen, el vermezsin kimseye kalkması için, Hiç çaresiz kalmamışsan, dermanı olamazsın dertlerin; Ağlamayı bilmiyorsan, neşesizdir kahkahaların; Merhaba dememişsen, anlamsızdır elvedaların... Ne, herkesi düşünmekten kendini, ne; kendini düşünmekten herkesi unutmamalı! Bilmeli; çok kısa olduğunu hayatın; hep vermek ya da hep almak için... Sadece, anlatacak bir şeyleri olduğunda değil, Söyleyecek bir şey bulamadığında da dinleyebilmeli! Aklı ve kalbiyle katılabilmeli sohbetlere... Hafızası olmalı insanın; hiç değilse; Aynı hataları, aynı bahanelerle tekrarlamaması için! Soruları olmalı, yanıtları bulmak için bir ömür harcayacak! Dostları olmalı, ruhunun ve zihninin sınırlarını zorlayacak! Herkese yetecek kadar büyük olmalı sevgisi Ama kapasitesi sınırlı olmalı yüreğinin ki, hakkını verebilsin sevdiklerinin Zaman bulabilsin; Bir teşekkür, bir elveda için... Yaşam dedikleri bir sınavsa eğer; Asla vazgeçmemeli sevmek ve öğrenmekten Ama herkesi sevemeyeceğini de her şeyi bilemeyeceğini de fark edebilmeli insan! Tıpkı, her şeye sahip olamayacağı gibi... Zamanın ninnisiyle, uykuda geçirmemeli hayatı! DÖRT ZAAF................Efendimiz (sas) Hazretleri buyuruyor ki:- Ümmetim hakkında en çok korktuğum zaaflar:
Karın büyüklüğü, (göbek bağlamak).
Çok uyumak.
Tembellik.
Yakîn (iman) zaafı! OKULUN İLK GÜNÜNDE..................Ucuz hediye![]() Okulun ilk gününde 5. sınıfın önünde dururken, öğretmen çocuklara bir yalan söyledi. Çoğu öğretmen gibi, öğrencilerine baktı ve hepsini aynı derecede sevdiğini söyledi. Ancak bu imkânsızdı, çünkü ön sırada oturduğu yerde bir yana kaykılmış ismi Mustafa Yılmaz olan bir erkek çocuk vardı. Bayan Mediha bir yıl önce Mustafa'yı izlemişti ve diğer çocuklarla iyi oynamadığını, elbiselerinin kirli olduğunu ve sürekli olarak kirli dolaştığını gözlemişti. İlave olarak Mustafa tatsız olabiliyordu. Bu öyle bir noktaya geldi ki, Bayan Mediha onun kâğıtlarını büyük bir kırmızı kalemle işaretlemekten, kalın çarpılar (x ) yapmaktan ve kâğıdın üstüne büyük? F? (en düşük derece) koymaktan zevk alır oldu. Bayan Mediha nın okulunda, her çocuğun geçmiş kayıtlarını incelemesi gerekiyordu ve Mustafa nın kayıtlarını en sona bıraktı. Ancak, onun hayatını gözden geçirdiğinde, bir sürpriz ile karşılaştı. Mustafa nın birinci sınıf öğretmeni şöyle yazmıştı: Mustafa gülmeye hazır parlak bir çocuk. Ödevlerini derli toplu ve temiz yapıyor ve çok terbiyeli. Onun etrafta olması çok eğlenceli? İkinci sınıf öğretmeni şöyle yazmıştı: Mustafa mükemmel bir öğrenci, sınıf arkadaşları tarafından çok seviliyor, ama annesinin ölümcül bir hastalığı olduğu için sıkıntı içinde ve evde ki yaşamı mücadele içinde geçiyor.? Üçüncü sınıf öğretmeni şöyle yazmıştı: Mustafa nın annesinin ölümü onun için çok zor oldu. Mustafa elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyor, ama babası ona ilgi göstermiyor ve eğer bazı adımlar atılmazsa evde ki yaşamı yakında onu etkileyecek. Mustafa nın dördüncü sınıf öğretmeni şöyle yazmıştı: 'Mustafa içine kapanık ve okulda derslere çok fazla ilgi göstermiyor. Çok fazla arkadaşı yok ve bazen sınıfta uyuyor. Bunları okuyunca, Bayan Mediha problemi kavradı ve kendinden utandı. Öğrencileri ona güzel kurdelelerle ve parlak kâğıtlara sarılmış hediyeleri getirdiğinde bile çok kötü hissediyordu. Mustafa nın hediyesini alıncaya kadar bu böyle devam etti. Mustafa nın hediyesi bir marketten aldığı kalın, kahverengi ambalaj kâğıdı ile beceriksizce sarılmıştı. Bayan Mediha onu diğer hediyelerin ortasında açmaktan acı duydu. Bayan Mediha pakette taşlarından bazıları düşmüş yapma elmas taşlı bir bilezik ve çeyreği dolu olan bir parfüm şişesini çıkarınca çocuklardan bazıları gülmeye başladı. Ama o bileziğin ne kadar güzel olduğunu haykırdığında çocukların gülmesi kesildi. Bileziği taktı ve parfümü bileklerine sürdü. Mustafa, o gün okuldan sonra öğretmenine şunu söylemek için kaldı. Öğretmenim bugün aynı annem gibi kokuyordunuz. Çocuklar gittikten sonra, Bayan Mediha en az bir saat ağladı. O günden sonra, okuma, yazma ve aritmetik öğretmeyi bıraktı. Bunun yerine, çocukları eğitmeye başladı. Bayan Mediha, Mustafa ya özel ilgi gösterdi. Onunla çalışırken, zihni canlanmaya başlıyor görünüyordu. Onu daha fazla teşvik ettikçe, daha hızlı karşılık veriyordu. Yılın sonuna kadar Mustafa sınıfta ki en zeki çocuklardan biri oldu ve tüm çocukları aynı derecede sevdiğini söylemesine rağmen, Mustafa onun gözdelerinden biri idi. Bir sene sonra, Bayan Mediha kapısının altında Mustafa dan bir not buldu, ona hala tüm yaşamında sahip olduğu en iyi öğretmen olduğunu söylüyordu. Altı yıl sonra Mustafa dan bir not daha aldı. Liseyi bitirdiğini, sınıfında üçüncü olduğunu ve onun hala hayatındaki en iyi öğretmen olduğunu yazmıştı. Bundan dört yıl sonra, bazı zamanlar zor geçmesine rağmen okulda kaldığını, sebatla çalışmaya devam ettiğini ve yakında kolejden en yüksek derece ile mezun olacağını yazan başka bir mektup aldı. Yine Bayan Mediha nın tüm yaşamında ki en iyi ve ne favori öğretmen olduğunu yazmıştı. Sonra dört yıl daha geçti ve başka bir mektup geldi. Bu kez fakülte diplomasını aldıktan sonra, biraz daha ilerlemeye karar verdiğini açıklıyordu. Mektup onun hala karşılaştığı en iyi ve en favori öğretmen olduğunu açıklıyordu. Ama simdi ismi biraz daha uzundu Mektup söyle imzalanmıştı, Prof. Dr. Mustafa Yılmaz ( Tıp Doktoru) NEREDE BU MÜSLÜMANLAR? SAYILARI GİTTİKÇE AZALIYOR MU NE??İslâm dini, insanların muaşeretine, yani, birbiriyle görüşüp konuşmalarına, medenî toplu bir halde yaşamalarına büyük bir ehemmiyet vermiştir. Müslümanların muaşeretlerinde samimiyet, tevazu, sadelik zorakilikten uzak, karşılıklı yardımlaşma, nezaket, hürmet, muhabbet, hayırseverlik bir esastır. Müslümanın edebi, irfanı, asaleti, olgunluğu münazaa zamanında belli olur. Olgun ve terbiyeli Müslüman, arasında niza yani anlaşmazlık bulunan kişiye düşmanlık etmez. Her hâl ü kârda mürüvvetten, adaletten, insaftan ayrılmaz. Olgun ve terbiyeli Müslüman konuşur ve yazarsa hayır söyler. Olgun ve terbiyeli Müslüman, ehil ve layık olmadığı hizmeti, makamı, mevkii, riyaseti istemez; ona teklif edilirse ehil değilse kabul etmez. İyi bir Müslüman kötülüğü iyilikle def eder. Parası, geliri, serveti yoksa, sıkıntı içindeyse peynir ekmek yer, lakin asla haram gelir, haram para peşinde koşmaz, haram yemez. Haram yemektense ölmeyi tercih eder. Terbiyeli ve olgun Müslüman asla meddahlık, dalkavukluk, yağcılık, yalakalık yapmaz. Kendini hiç övmez. Şarlatanlık yapmaz. Ben ben ben demez. Fitne, fesat ve nifak çıkartmaz. Olgun ve terbiyeli Müslüman doğru ve dürüsttür, eğri değildir. Olgun ve terbiyeli Müslüman iyice düşünmeden konuşmaz. AŞKINIZ TÜRK MİLLETİ OLURSA!ATATÜRK VE HALK Atatürk, tam bir halk adamıydı ve asıl kuvvet kaynağının halk olduğu inancında idi. November 08 AŞIK OLMAK DEMEK NUR GELEN TARAFA PENCERE AÇMAKTIR!"Aşk nurlanmaktır"
Aşk, nurlanmak, nur kesilmektir: "Âşık olmak demek, nûr gelen tarafa pencere açmaktır. Çünkü gönül, gerçek dostun yüzü ile nûrlanır." (Mesnevi, VI, 3096) Mevlânâ'nın bağlı olduğu dünya görüşüne göre, bütün kâinatın varlığa gelişi de hep aşk iledir. Çok atıf yapılan bir kudsî hadiste, Cenâb-ı Hakk'ın: "Ben gizli bir hazine idim, bilinmeye muhabbet ettim de mahlukatı onun için yarattım" buyurduğu rivayet edilmektedir. Yani bütün bu varlıkların meydana gelmesi, Hak Teâlâ'nın gizli olan varlığının zuhur etmeye olan iştiyakı, Hakk'ın tanınmaya olan aşkı sebebiyledir. Aşka yakalanan derman istemez Aşk aman vermez, bir kere aşka yakalanan bir daha onun pençesinden kurtulamaz: "Ey aman bilmez aşk; senin elinden el-aman, el-aman!" (Mesnevi, VI, 3764)
"Aşk söze sığmaz, istemekle anlaşılamaz, aşk bir denizdir ki dibi görünmez. Denizin katreleri, damlaları sayılamaz. Yedi deniz de, aşk denizinin önünde küçücük bir göl gibi kalır. Aşk, denizi bir tencere gibi kaynatır; aşk, dağı ezer, kum gibi ufaltır. Aşk, gökyüzünü çatlatır, yüzlerce yarık açar; aşk, sebepsiz olarak yeryüzünü titretir. Pak, temiz aşk Hz. Muhammed'e eş oldu, dost oldu. Allah, bu aşk yüzünden Peygamber Efendimiz'e ‘Sen olmasaydın, bu gökleri, bu kainatı yaratmazdım!' diye buyurdu." (Mesnevi, V, 2733-2737) Alıntıdır. BÜTÜN SÖZLERİ BİTİREN SÖZ! MÜTHİŞ BİR TESPİT...Yakınlık İnsan, yaklaştığınca yaklaştığından ayrı; Belli ki; yakınımız yoktur Allah'tan gayrı...
İNŞALLAH DEMELİ DEMELİ DEMELİ DEMEYENLERİ DE UYARMALI TATLICA....Hiçbir şey için, Ancak Allah dilerse bütün işlerini ALLAHü teâlânın dilemesine havale etmek için söylenen sözdür. ALLAHü teâlânın huzurunda itaat edenlerden olmak için, her işte inşaALLAH demelidir! (Şunu yapacağım) veya (Yarın şuraya gideceğim) denince de (İnşaALLAH) demelidir! Bir kimse ile bir şey kararlaştırırken inşaALLAH denirse, sonradan o iş yerine getirilmezse, yalancı olunmaz. (Miftah-ül cenne) Kesin işlerde de inşaALLAH denir. Mescid-i harama girileceğini ALLAHü teâlâ bildirdiği halde, inşaALLAH denmesini öğretmek için, (Mescid-i harama inşaALLAH gireceksiniz) buyurdu. (Feth 27) İsmail aleyhisselamın, (Babacığım, sana emredilen ne ise, onu yap! İnşaALLAH beni sabredicilerden bulursun) dediği de Kur'an-ı kerimde bildirilmektedir. (Saffat 102) Peygamber efendimiz de, mezarlığa uğrayınca, ölüm muhakkak olduğu halde, ilâhi terbiye gereği olarak, (İnşaALLAH biz de size kavuşacağız) buyurdu. (Müslim) Peygamber efendimiz, duasının kabul olacağını âyet-i kerimeye istinaden kesin olarak bildiği halde şöyle buyurdu: (Her Peygamberin duası kabul olur. Her Peygamber, ümmeti için dünyada dua etti. Ben ise, Kıyamette ümmetime şefaat izni verilmesi için dua ediyorum. Duam inşaALLAH kabul olacak. Müşrik olmayanların hepsine şefaat edeceğim.) [Müslim] Resulullah efendimize; Ruh, Eshab-ı Kehf ve Zülkarneynden sorulunca; (Yarın gelin, haber vereyim) buyurmuş, inşaALLAH demeyi unutmuştu. Bu sebeple birkaç gün Resulullaha vahiy gelmedi. Sonra şu mealdeki âyet-i kerime nazil oldu: (İnşaALLAH demeden hiçbir şeyi yarın yapacağım deme!) [Kehf 23, 24] Peygamberler günah işlemez. Bunun gibi hareketlerine zelle denir. AŞK-I MERAK EDENLERE.....Tek Hece (Aşk) Var mı beni içinizde tanıyan? Yaşanmadan çözülmeyen sır benim. Kalmasa da şöhretimi duymayan, Kimliğimi tarif etmek zor benim... Bülbül benim lisanımla ötüştü. Bir gül için can evinden tutuştu. Yüreğine Toroslar'dan çığ düştü. Yangınımı söndürmedi kar benim... Niceler sultandı, kraldı, şahtı. Benimle değişti talihi bahtı, Yerle bir eylerim taç ile tahtı, Akıl almaz hünerlerim var benim... Kamil iken cahil ettim alimi, Vahşi iken yahşi ettim zalimi, Yavuz iken zebun ettim Selim'i, Her oyunu bozan gizli zor benim... Yeryüzünde ben ürettim veremi. Lokman Hekim bulamadı çaremi. Aslı için kül eyledim Kerem'i. İbrahim'in atıldığı kor benim... Sebep bazı Leyla, bazı Şirin'di. Hat'rım için yüce dağlar delindi. Bilek gücüm Ferhat ile bilindi. Kuvvet benim, kudret benim, fer benim... İlahimle Mevlana'yı döndürdüm. Yunus'umla öfkeleri dindirdim. Günahımla çok ocaklar söndürdüm. Mevla'danım, hayır benim, şer benim... Benim için yaratıldı Muhammet! Benim için yağdırıldı o rahmet! Evliyanın sözündeki muhabbet, Enbiyanın yüzündeki nur benim... Kimsesizim hısmım da yok, hasmım da Görünmezim cismim de yok, resmim de Dil üzmezim, tek hece var ismimde Barınağım gönül denen yer benim... Cemal Safi TÜRK İSMİ NEREDEN GELİR?Türkler hakkındaki en eski kayıtları Çin kaynaklarında bulmak mümkündür. Asırlar boyunca Türklerle gerek savaş gerekse ticari faaliyetlerle irtibatını sürdüren Çinliler, Türkleri çeşitli yönleri ile incelemiş, Türk tarihini Türklerden önce tesbit etmişlerdir. Çin tarihlerinde "Türk" sözünden ilk defa şu şekilde bahsedilmektedir: "VI. asırda Kin-Şan Dağları çevresinde Juan-Juanlara tâbi iken sonra istiklalini kazanan bir Türk kavmi vardır ki kendilerine Türk adını verirler" Yani Göktürkler'den bahsediyorlar. Ancak yapılan araştırmalar şunu açık şekilde ortaya koyuyor ki Türk adı bizlere Çinlilerin verdiği ya da VI. asırda ortaya çıkmış bir ad değildir. Bu konuyla ilgili Prof. Dr. Afet İnan'ın sözlerine baktıktan sonra "Türk" adının kökeni hakkındaki değişik görüşlere yer verelim: "Herhalde Türklere "Türk" ünvanı Çinlilerin "Tukyü" dedikleri Türk Devletinin teşekkülüyle verilmiş değildir. Mesela Etrüsklerin İtalya'ya giden kısmına M.Ö. VIII. asırda "Türski" denildiğini kaynaklarda görebilirz. Halbuki "Tukyü" devleti M.S. VI. asırdadır. Herhalde Türklerin isim babası Çinliler olamazdı. Türklerin isim almak için hiçbir millet tarafından vaftiz edilmeye ihtiyacı yoktur." Çin tarihlerinde iki şekilde telaffuz edilen bu söz bugün "Tu-kiüe" diye telaffuz edilmektedir. Yani Türk sözünün ilk hali iki hecelidir. Zaten Orhun Abidelerinde de bu söz: KÜ - R - Ü - T (ORKUN ALFABESİNDE SÖZCÜKLER SAĞDAN SOLA OKUNUR) şeklinde yazılmaktadır. Yani bu devirlerde bu söz "Türk" değil "Türük" diye yazılmış ve okunmuştur. Bundan daha öncesinde Çin kaynaklarında ilk defa M.Ö. 1328 tarihinde; "Jong" ve "Tik" adını taşıyan bir kavmin ciddi siyasi faaliyetlerinden söz edilir. Bu kavim değişik tarihlerde 2 defa Çin'in kuzey bölgelerinden Moğolistan'a kadar olan bölgeleri hakimiyeti altına almıştır. Yani tam göçebe Türklere göre bir durum Önce hakimiyet altına alıp sonra oralardan çekilip başka yerlere gitmek. Heredot'dan Zeki Velîdi Togan'a, Thomsen'a kadar birçok bilim adamı bu "Tik"lerin aslında Türkler olduğu tezini ortaya koymaktadırlar. EFSANELERE GÖRE TÜRK ADININ ASLI Doğu Mitolojisinde Nuh Tufanı'nın kökeni Sümerlere kadar dayanır. Değişik şekillerde günümüze kadar gelen bu hikayeden Tevrat'ta ve Kur'an-ı Ker'im'de de bahsedilir. Tevrat'a göre kavimler Hz. Nuh (Aleyküm Selam.)'un üç oğlu olan Ham, Sam ve Yafes'ten meydana gelmişlerdir. Ham'dan Hâmiler (Afrika yerlileri), Sâm'dan Sâmiler(Araplar, İbraniler ve Aramiler), Yafes'ten de Türkler ve Ari ırklar türemiştir. Buna göre Türk Yafes'in oğludur, Türk Milleti buradan türemiştir. Bu konudan değişik kaynaklarda da bahsedilmektedir. Divanü Lügat'it Türk'te "Türk" sözcüğünün karşısında şunlar yazmaktadır: Tanrı yarlığayası Nuh'un oğlunun adıdır. Bu, Tanrı'nın, Nuh oğlu Türk'ün oğullarına verdiği bir addır. Ebûl Gazi Bahadır Han'ın Şecere-i Türk adlı eserinde de bu efsaneden bahsedilmektedir. Yafes'in; Türk, Hazer, Seklab, Rus, Menşek, Çin, Kemari, Belüç, Halih, Sedsan ve Gaz adlarında 11 oğlu vardı. Bunların en cesur ve en bilgilisi Türk'tü. Yafes'in yerine o geçti. Keçeden çadır ve otağ yapmayı, hayvan derisinden giysi yapmayı o icad etti ve diğer kardeşlerine öğretti. Yafes ve nesline Hz. Nuh (Aleyküm Selam.) tarafından Asya havalisi verildi. Yafes'in oğulları zamanla çoğaldılar. Doğuya ve kuzeye doğru yayıldılar. Bunlardan Çin doğu taraflarına giderken, Türk Asya topraklarının ortasında dağlarla çevrili, verimli bir bölge'de kaldı. TÜRK SÖZÜNÜN ANLAMINA VE KÖKÜNE DAİR Bir kısım dilbilimci ilk olarak "Türük" biçiminde kullanılan "Türk" sözünün anlamı hakkında şu tezi ileri sürerler. "Törük = Türük" sözü, yörük kelimesinin yörümek fiilinden türemesi gibi "törümek" yani türemek mastarından gelmektedir. Bu görüşe göre "Türk" sözünün anlamı; türemiş varlık yani insan olarak açıklanmıştır. Bununla birlikte bazı araştırmacılar Türkçe'de güçlü anlamına gelen Türük sözüyle bu sözcüğü bağdaştırarak Türk sözünün anlamını "güçlü, kuvvetli" olarak açıklamaktadırlar. Türük sözünün "türe"ye uyan, itaat eden, disiplinli millet manasına geldiği teziyle birlikte bu iki görüş Türk sözünün anlamı hakkında öne çıkarlar. Türk tarihçileri genellikle Türk sözcüğünün manasının "kuvvetli" olduğunu kabul ederler. "Türkler bir ırk ve millet olmak haysiyetiyle yeryüzünün en şerefli insanlarıdır. Karakterleri pek asil ve yücedir. Asaletleri alınlarında ve amellerinde yazılıdır. Onların yurdu efendiler diyarıdır, kahramanlar, şehitler ülkesidir. Öyle zannediyorum ki Türklerin düşmanı olmak tüm insanlığın düşmanı olmak demektir. Tanrı beni böyle bir davranıştan uzak tutsun." Alphonse de Lamartine, Fransız düşünür November 07 ASLINDA NE OLDU DEMEDEN ADIM ATMAMAK MI GEREKİYOR ASLINDA?!Türk insanı neye inancağını şaşırıyor. Gündem ve bilgi bombardımanı altında aslında doğrusu hangisi demekten kendimizi alamıyoruz. Aslında doğru hangisi?
Bir gün medyadan çıkan bir haber veya bilgi birilerini zengin ediyor, hızla yayılıyor insanlar başka bir konu konuşmuyorlar, bir süre sonra o bilgiyi çürüten bir açıklma yapılıyor. İnsanımız şaşkına dönüyor. Rant aracı olarak kullanıldığına mı yansın, harcadığı zamana mı veya elden giden sağlığına mı?
Aslımızı unuttuğumuz, atalarımızın bize öğrettiklerinden vazgeçtiğimiz zaman, yapay aktörlerin etki alanından çıkamıyoruz doğal olarak.
Biz en iyisimi ceddimizin bize öğrettiklerine , türk inasnının nesil öğretilerine dikkat edip herşeye inanmayalım ve ASLINDA NE YAPILMAK İSTENİYOR VE DOĞRU OLAN NEDİR? SORUSUNU KENDİMİZE SORALIM VE KIYMETLİ KARDEŞLERİM HERŞEYE HEMEN İNANMAYALIM!
İMAJ VE RANT AKTÖRLERİ İŞLERİNİ ÇOK İYİ BİLİYORLAR VE ÇOK ÇALIŞIYORLAR...
MEVLAM GÖRELİM NEYLER, NEYLERSE GÜZEL EYLER!Soğuk bir kış sabahı sahilde bulunan küçük bir koydan bir balıkçı filosu denize açıldı. Öğleden sonra büyük bir fırtına koptu ve gece olduğunda balıkçı teknelerinden hiçbirisi limana dönememişti. Bütün gece boyunca eşler, anneler, çocuklar kaybolan sevdiklerini kurtarması için Allah'a yakararak rüzgara açık kıyıda bir aşağı bir yukarı dolandılar. Bu durumda, bir de kulübelerden birinde yangın çıktı, erkekler olmadığı için yangını söndürüp kulübeyi kurtarmak mümkün olmadı. Ancak gün ışıdığında, herkesin sevinçle gördügü gibi balıkçı teknelerinin tümü de sağlam olarak limana döndü. Fakat, orada ümitsiz bir kişi vardı. Bu kisi yangında evi kül olan adamın eşiydi. Kocası karaya çıkarken söyle bağırıyordu: "Aman Allah'ım, mahvolduk! Evimiz, içindeki herşeyle birlikte yangında kül oldu!" Adam: "O yangını verene şükürler olsun! Yanan kulübemizin ışığı sayesinde bütün tekneler yolunu buldu ve salimen limana döndük." İbrahim Hakkı Hazretlerinin buyurduğu gibi; Hak şerleri hayreyler Zannetme ki ğayreyler Mevla görelim neyler Neylerse güzel eyler November 05 TEBESSÜM İÇİN!...Şakadan Hoşlanmam Temel'in ensesine biri okkalı bir tokat atmış. Temel sinirli bir şekilde arkasını dönmüş. Bakmış ki iki katlı bir adam. - Bana sen mi vurdun? - Ben vurdum ne olacak? - Şakadan mı cidden mi? - Cidden vurdum. - Aman aman, öyle olsun. Çünkü şakadan hiç hoşlanmam da BEN MARANGÖZÜM ELİMDEN HER İŞ GELİR EFENDİM!Yapmam Gereken Daha Çok Köprü Var..![]() İki kardeş yan yana bahçelerde birbirine tıpatıp benzeyen aynı özelliklere sahip iki ev yaparlar.
Birbirlerini çok severler ve her işlerini birlikte yapmaya gayret ederler. Evlerin arasından bir de küçük ırmak geçmektedir. Çoğunlukla çoluk çocuk iki aile bu ırmağın kıyısındaki ağacın altında toplanır hafta sonları piknik yaparlar ve tüm haftanın yorgunluğunu birlikte çıkarmaya çalışırlar…Bir gün, hani o günlerden bir gün… Ne olduysa olmuş ve büyük kardeşle küçük kardeş incir çekirdeğini doldurmayacak bir mesele yüzünden tartışmışlar.Birbirlerine küsmüşler ve artık ırmağın kıyısındaki ağacın altında buluşmaz, hafta sonları da dahil olmak üzere günlerini birlikte geçirmez olmuşlar. Irmağın üstüne birlikte yaptıkları köprüyü bir gece küçük kardeş büyük bir öfkeyle yıkıp yok etmiş ve artık aradaki mesafe böylece daha da büyümüş. Buyurun ne istemiştiniz? Bir hafta sonu büyük kardeş öfke, üzüntü ve sıkıntı ile pencereden ırmağın kenarındaki ağacı seyrederken kapısı çalmış.Açtığında karşısında elinde alet çantası ile bir ihtiyarın durduğunu görmüş. “Buyurun ne istemiştiniz?” diye sormuş. İhtiyar “Efendim ben dülgerim. Yani anlayacağınız marangoz. Elimden her iş gelir. Eğer evinizde tamir edilecek, yapılacak bir yer varsa çok ucuz fiyata, hatta karın tokluğuna tamir edebilirim” demiş.Genç adam biraz düşünmüş ve “Gel benimle” deyip ihtiyarı alıp evin arkasındaki depoya götürmüş. Depoda üst üste yığılmış keresteleri göstermiş. “Bak ihtiyar, bu keresteleri görüyorsun. Bu kerestelerle evin yan tarafındaki ırmağın kenarında, karşı evi kapatacak bir şekilde tahtadan bir perde yapmanı istiyorum. Yüksek olsun ki ben pencereden her baktığımda o evi görmeyeyim. Ben şimdi şehre iniyorum. Akşama gelince seninle hesabımızı görürüz.” demiş ve adam şehre inmiş. ihtiyar da çalışmaya başlamış…
Gözyaşları içindeki kardeş Nihayet akşam geç vakit evin sahibi dönmüş şehirden. Köprünün bir ucunda işini bitirmiş takımlarını toplayan ihtiyar, diğer tarafında ise gözyaşları içinde küçük kardeşi durmuyor mu… Özür diliyorum abi! Küçük kardeş ağabeyini görünce hıçkırıklar içinde kollarını açıp koşmaya ve “Özür diliyorum abi, senden çok özür diliyorum. İnat ettim ve hakkım olmadığı halde bizi birbirimize bağlayan köprüyü yıkıp yok ettim ama sen her zaman olduğu gibi büyüklüğünü gösterdin ve yine bu köprüyü yaptırdın beni affedebilecek misin” diyerek boynuna sarılmış. Ağabey olanlardan habersiz, şaşkın ama durumdan ziyadesi ile mutlu kardeşini kucaklamış… Lütfen burada kal! Az sonra olayın tüm detaylarını düşününce gerçeği görüvermiş. Hemen telaşla ihtiyar dülgere dönmüş ve “Ey ihtiyar.. Sen erdemli ve olgun bir bilgesin. Lütfen burada kal. Ömrünün sonuna kadar misafirimiz ol ve bizimle birlikte yaşa, bilgin ve erdeminle bizim de yüreğimizi aydınlat” diye içten bir teklifte bulunmuş. November 04 GERGİN ANNELER, AĞIR MAKYAJLA YAŞLI GÖRÜNEN KIZLAR! DOĞALLIK NEREDE?????????????Genç Bir Kadın Kadınlar yüzleriyle barışıktı eskiden... TOPLU ÇIKAR, TOPLU ZEKA VEYAAA KURNAZLIK!" Kurnazlık, geri kalmış toplumlara özgüdür."
Almanya'nın geniş otobanlarında yol alıyorduk. Baktım ki otomobiller yavaşlıyor ve yolun iki yanına diziliyorlar, orta şerit boş kalıyor. Ne olduğunu anlamadım AMA biz de öyle yaptık. Beklemeye başladık. Biraz sonra durumu öğrendik. İleride bir kaza olmuş, yol tıkanmış. Gerçekten de biraz sonra o bomboş yoldan polis arabaları ve Ambulanslar neredeyse iki yüz kilometre süratle geçip gitti. Önlerinde hiçbir engel yoktu. Anlattığım; bir toplu zekâ örneğidir. Alman sürücüler bu toplu zekâya sahip oldukları için sorun daha çabuk çözüldü ve daha çabuk hareket ettiler. Oysa hepsi tek tek kurnazlık etmeye çalışıp orta şeridi kullansaydı, otobanın tıkanıklığı saatlerce sürerdi ve hepsi zarar görürdü. Bu örnekte görüldüğü gibi durmadan kurnazlık Eden bireylerin oluşturduğu bir toplum iyi işlemez. Çünkü kurnazlık, toplu çıkara, toplu zekâya aykırıdır. Bireylerin, dönen toplum çarkları içinde birer dişli olmayı Kabul Etmeleri gerekir. Zekâ bunu gerektirir ve çarklar ancak böyle işler. GÖNLÜNE SAĞLIK HOCAM NE GÜZEL ÖZETLEMİŞSİN! ALLAH RAZI OLSUN.Kabri İstanbul’da bulunan velilerden Seyyid Velayet birgün bazı gençlere: - “Başarı nedir biliyor musunuz?” diye sordu: Gençler: - “Bilmiyoruz efendim, siz buyurun!” dediler. - “Başarı öldükten sonra işe yarayan şeydir!” dedi ve izah etti: OKU , YAZ, PAYLAŞ, ŞÜKRET, ZİKRET...........................Aç gözlerini ve sadece okumayı dene. Usanmadan, sıkılmadan, yılmadan sadece oku. Sonra… Sonra düşün. Sadece düşünmeyi dene. Düşünebildiğin kadar düşün… Kainat kitabını düşün. Ve hatta alemin sayfalarında bir gezintiye çık. Düşündükleri ise görmeye çalış ve hisset. Sonra düşündüklerini yaz… Yazdıklarını paylaş insanlarla. Bir de sadece gülümsemeyi dene. Denemekten korkma. Ve son… Oku… Yaz… Paylaş… Şükret… Zikret… Sade yaşa hayatı İstemekten korkma! Sonsuz merhamet sahibine sığın. Sadece ona sığın. Sadece ondan iste. Her işin başında onun ismini an. Ve bil ki, her yolun sonu Ona çıkar. Sadece Ona… Fatma Altuner November 01 SUSMAK VAR YA SUSMAK......
ÇANAKKALE' DE SİPERDEN, BİR DELİKANLI GELİYORDU!Çanakkalede çarpışıyorduk Siperlerde bulunduğumuz sıralarda düşman tarafindan bir askerin sıçrayarak bize doğru yaklaşmakta olduğunu gördük. Korkusuz bir delikanlıydı bu. Bizim erattan onu görenler arka arkaya ateş ediyor, takat bu askerin bize yaklaşmasına engel olamıyorlardı. Düşmanımız anlaşılan bize sokularak el bombası atacaktı. Hemen silahımı doğrultarak nişan aldım ve ateş ettim. Vurularak yere düştü ve bir müddet çırpındıktan sonra hareketsiz kaldı. Ölmüş olduğunu gördüm. Fransız üniformalı zenci bir askerdi bu. Üzerini yokladım, iç cebinde bir şişkinlik vardı. Elimi üniformasından içeri sokarak onu aldığımda donakaldım. O değil de ben vurulmuştum sanki. Elimde tuttuğum sey sözde düşmanım olan o zencinin kanlarıyla ıslanmış bir kuran kerimdi. Ah o sömürgeci İngilizler, ah o Fransızlar.Evet tüylerimiz ürpererek okuduğumuz bu hadise Çanakkale gazilerinden Mülazim Ahmet Halit Üngör'ün 15 nisan 1915 tarihli bir hatırasıdır. Ve islam düşmanlarının gerçek yüzlerini ortaya koyan acı bir vesikadır. Yapabileceğin, yapabileceğini düşündüğün kadardır.Cam Tavan Sendromu Bilim adamları pirelerin, farklı yükseklikte zıplayabildiklerini görür. Birkaçını toplayıp 30 cm yüksekliğindeki bir cam fanusun içine koyarlar. Metal zemin ısıtılır. Sıcaktan rahatsız olan pireler zıplayarak kaçmaya çalışır, ama başlarını tavandaki cama çarparak düşer. Zemin de sıcak olduğu için tekrar zıplar, tekrar başlarını cama vururlar. Pireler camın ne olduğunu bilmediklerinden, kendilerini neyin engellediğini anlamakta zorluk çeker. Defalarca kafalarını cama vuran pireler sonunda o zeminde 30 santimden fazla zıplamamayı öğrenir. Artık hepsinin 30 cm zıpladığı görülünce deneyin ikinci aşamasına geçilir ve tavandaki cam kaldırılır. Zemin tekrar ısıtılır. Tüm pireler eşit yükseklikte, 30 cm zıplar! Üzerlerinde cam engeli yoktur, daha yükseğe zıplama imkanları vardır ama buna hiç cesaret edemezler. Kafalarını cama vura vura öğrendikleri bu sınırlayıcı "hayat dersi"ne sadık halde yaşarlar. Pirelerin isterlerse kaçma imkanları vardır ama kaçamazlar. Çünkü engel artık zihinlerindedir. Onları sınırlayan dış engel kalkmıştır ama kafalarındaki iç engel varlığını sürdürmektedir. Bu deney canlıların neyi başaramayacaklarını nasıl öğrendiklerini gösterir. Buna "cam tavan sendromu" denir. Bir insanın gelebileceğine inandığı en üst nokta, onun cam tavanıdır. Cam tavanınız hayallerinizin tavan yüksekliğini gösterir. Yapabileceğin, yapabileceğini düşündüğün kadardır. BİLGİ ARTARKEN İLİM AZALIR MI? DUYDUĞUNUZ HER BİLGİYE , MANTIK SÜZGECİNDEN GEÇİRMEDEN, GÖNLÜNÜZE HAVALE ETMEDEN İNANMAYIN. FİTNE ZAMANINDA OLDUĞUMUZU UNUTMAYALIM. İSLAM MANTIK VE AKIL İLMİDİR.Bilgi Artarken, Azalan İlim
Ali el-Karî, “Tecdid hadisi” diye bilinen “Allahu Tealâ bu ümmete her yüzyılın başında dinini yenileyen eden kimse(ler) gönderir.” (Ebu Davud, Hâkim) hadisini şerhederken şunları söyler: “... Bu tecdidin (yenilemenin/tazelemenin) izafi olduğunda şüphe yoktur. Çünkü ilim her geçen yıl azalmakta, cehalet de her yıl artmaktadır. Zamanımız alimlerinin yükselmesi, başka değil, ancak ilmin günümüzde alçalmasındandır. Yoksa önceki devirlerin alimleri ile sonra gelenler arasında ilim, amel, fazilet, tahkik ve tetkik bakımından herhangi bir münasebet yoktur. Çünkü Hz. Peygamber (A.S.) döneminden gittikçe uzaklaşıyoruz. Bu durum, tıpkı ışık ve nur kaynağından uzaklaşmanın karanlığı artırması ve aydınlığı azaltması gibidir. Buharî’nin, Enes (R.A.)’den rivayet ettiği, “Ümmetin üzerine hiçbir zaman gelmeyecek ki, kendisinden sonra gelen zaman kendisinden daha şerli olmasın”; Taberânî’nin Ebu’d-Derda (R.A.)’dan rivayet ettiği, “Hiçbir yıl yoktur ki, hayır eksilmesin ve şer artmasın” ve yine Taberânî’nin İbn Abbas (R.A.)’dan rivayet ettiği, “Hiçbir yıl yoktur ki, insanlar onda bir bid’at ihdas etmesin ve bir sünneti öldürmesin. Bu durum, sünnetlerin öldürülüp bid’atlerin ihya edilmesine kadar böyle devam eder” hadisleri gün geçtikçe kötüleşen duruma delâlet etmektedir. Günümüzde ilim adına mevcut bulunan az bir miktar bile, geçmiş alimlerin ilimlerinin ve yardımlarının bereketlerindendir. Bu itibarla bizim şunu itiraf etmemiz gerekir ki, kıyamete kadar üstünlük ve fazilet, önce geçen (mütekaddimun) alimlerindir. Allah onların hepsinden razı olsun.” Ebu Abdirrahman es-Sülemî’nin, Tabakâtu’s-Sûfiyye’de zikrettiğine göre Zünnûn el-Mısrî şöyle demiştir: “Bizden öncekilerin yaşadığı dönemde kişinin ilmi, dünyaya olan buğzunu ve dünyayı terkini artırırdı. Bugün ise kişinin ilmi, dünya sevgisini ve arzusunu artırıyor. Yine önceleri, kişi ilmi doğrultusunda malını infak ederdi; bugün ise ilmiyle para kazanıyor. Geçmişte alim kişi, kendisini zahiren ve batınen geliştirirdi; bugünse pek çok ilim ehlinin, zahiren ve batınen fesada uğradığı görülüyor.” Tabiun’dan Kasım b. Muhammed (Rh.A.) şöyle der: “Benim yetiştiğim insanlar (Sahabe) sözden hoşlanmazlardı. Onların hoşuna giden, amel idi.” Yine Tabiun’dan Hasanu’l-Basrî (Rh.A.), alimi “ilmiyle ameli birbirine uyan kişi” diye tarif eder. Vehb b. Münebbih, Atâ el-Horasanî’ye şöyle tavsiye ediyor: “Bizden önceki neslin alimleri, ilimleriyle diğer insanların dünyalıklarına tamah etmezlerdi. İnsanlar da onların ilimlerinden istifade etmek için sahip oldukları dünya nimetlerini sarfederlerdi. Günümüzde ise ehl-i ilim, insanların elindeki dünyalıklara rağbetle ilimlerini kullanıyor. Ehl-i dünya ise, ilim ehlinin kendi nazarlarındaki kötü intibaı sebebiyle onlardan uzak duruyor.” Gerçek alimi tarif eden sözlerin sahipleri ile aramızda bin seneden fazla bir zaman dilimi var. O insanlar günümüzde yaşasalardı, durumumuza baktıklarında ne söylerlerdi acaba?.. Ebubekir Sifil |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
HOŞGELDİNİZ
Kıymetli yorumlarınız ve paylaşımlarınız için sağolasınız varolasınız.
Allah hepinizden razı olsun.
|
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
|